BASIN
RÖPORTAJLAR
RÖPORTAJLAR
Özgür Pencere, 11 Mart 2006 – Berat Alanyalı

Müzikli evin harika çocuğu GÜLSİN ONAY

Altı yaşının küçük adımlarıyla İstanbul Radyosu’nun merdivenlerinden çıkarken tüm ilgisi kırmızı rugan pabuçlarındaydı. Bu üzeri kelebekli şahane pabuçlar, o gün şerefine alınmıştı. Öyle sevinmişti ki, heyecanlanmak aklına bile gelmiyordu. Oysa birazdan ilk konserini verecekti. Hem de radyodan, üstelik canlı yayında...

Yayın odasındaki piyanonun başına geçti, tabureye oturdu. Evde, annesiyle çalışırken de yaptığı gibi sabırsızca aşağıya baktı: Kırmızı pabuçlu minik ayaklar, piyano pedalına göre yine çok yukarıda kalmıştı. Bir an önce büyümeli ve pedala yetişmeliydi. Pedalla çalınan piyanonun tınısını çok seviyordu.

Konser başladı. Mozart’ın küçük sonatları, Debussy’nin Children’s Corner albümünden solo parçalar, birbiri ardından radyo dalgalarıyla tüm kente aktı. Alışkın parmaklar tuşlar üzerinde uçuyor, klasik piyano yorumculuğunda çok özel bir yeteneğin ilk işaretlerini veriyordu. Konser sonunda herkes bu harika çocuğu kutlarken onun tek istediği, bir daha, bir daha çalmaktı. Çok da uzak olmayan bir süreçte bu dilek gerçekleşecek, küçük kız konser ve resitallerde alkışlanarak büyüyecekti.

Ankara Devlet Konservatuvarı’nda, Mithat Fenmen ve Adnan Saygun eğitimeri altında geçen iki yıldan sonra, Ulvi Cemal Erkin’in önerisiyle “Üstün Yetenekli Çocuklar Kanunu” kapsamında Fransa’ya gönderildi. Pierre Sancan, Nadia Boulanger ve Monique Haas’tan dersler aldığı Paris Konservatuvarı’nı Piyano ve Oda Müziği dallarında birincilikle bitirdiğinde 16; Rachmaninov’un 3. Piyano Konçertosu ile Avrupa’da ilk konserini verdiğinde 18 yaşındaydı. Birkaç yıl da Almanya'da, Hannover Müzik Yüksek Okulu'nda Bernard Ebert ile çalışarak üslubunu ve bugün 29 konçertoya ulaşan repertuvarını zenginleştirdi. Parlak yorumuyla beş kıtada 50’den çok ülke dolaşarak “Gülsin Onay” adını dünyanın sayılı piyanistleri arasına yazdırdı. Başarısı, 1979’da Margueriete Long-Jacques Thibaut (Fransa) ve 1989’da Ferrucio Busoni (İtalya) yarışmalarında kazandığı ödüllerle taçlanacaktı.
Her fırsatta keman ve piyano tınılarıyla çınlayan, müzikli bir evin kızıydı. Stutgard’daki konservatuvar eğitimleri sırasında tanışarak hayatlarını birleştiren anne ve babası, küçük Gülsin’e sadece müzisyen genlerini değil, temel bir eğitimi, sürekli çalışma disiplinini ve sonsuz müzik aşkını da verdi.

İlk öğretmeni, annesi Gülen Erim Reusch idi. Berlin Üniversitesi'ndeki doktorası sırasında Albert Einstein'la görüşen tek Türk bilimadamı olarak anılan, Türkiye'de yüksek matematik öğretiminin yaygınlaşmasında öncülük etmiş, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi eski dekanlarından Ord. Prof. Kerim Erim’in kızı olan Gülen Hanım, babaannesi ve halası gibi müziğe yetenekliydi. Almanya’da piyano eğitimi almış, ancak heyecanlı yapısından dolayı konser piyanistliğinden uzak durarak özel ders vermeyi tercih etmişti.

Babası Joachim Reusch ise çok iyi bir kemancıydı. Müzik kariyerini yarıda bırakmak pahasına, yaşamak için eşinin memleketini seçmiş, üç ay içinde mükemmel Türkçe konuşmuş, daha sonra da Türk uyruğuna geçmişti. Bir süre Alman Lisesi’nde öğretmenlik yapacak, ardından ticarete atılacaktı. Fabrikasında yabancı bir marka için ahşap radyo kasaları üretirken de müzikle gönül bağını hiç kesmedi.

Sert bir öğretmen” olan annesinin disiplinli yaklaşımı ile “iyi bir pedagog” olan babasının ılımlı yaklaşımı arasında kurulan denge, Gülsin Onay’a “rahat ve eğlenceli” bir çocukluk armağan etti. Babasının düzenlediği meşhur doğumgünü partilerini, annesinin geldiğini görünce nasıl da oyunu bırakıp piyanonun başına geçtiğini, Erenköy’deki evin bahçesinde kuzinleriyle romantik şarkılar söyleyip ateşböceği yakaladığı yaz gecelerini anlatırken, köklerini çocukluktan alan bir neşeyle çınlıyor kahkahaları.

Yoğun programına sızarak prova saatlerinden çaldığımız Gülsin Onay ile İstanbul’daki evinde söyleşiyoruz. Altısı Amerika’da, ikisi Ankara’da, biri Bursa’da dokuz konserden yeni dönmüş bir insanın yorgunluğundan eser yok üzerinde. Son derece enerjik; ertesi akşam Hüseyin Sermet ve altı genç piyanistle çıkacağı konserden, son CD çalışmasından söz ediyor. Bir başkası, bu tempoda çökebilirdi. Oysa o, gencecik görünümüyle dimdik ayakta. Bir fotoğraf gösteriyor “Torunum Efe... Keman sanatçısı oğlum Erkin’in oğlu” diyerek. Gülsin Onay, hiç de babaanneye benzemiyor; ama katlanan genlerin etkisiyle o soydan epeyce müzisyen çıkacağa benziyor.

Müzik profesörü eski eşi Ersin Onay ile evliliğinin meyvesi Erkin ile aynı sahneyi paylaştıkları konserler, Gülsin Onay için çok anlamlı. Anne oğul, zaman zaman bir araya gelip çalışıyorlar.

Gülsin Hanım, birkaç saatlik söyleşimize bir de mini konser sığdırdı. Dünyanın alkışladığı parmaklar Steinway’in tuşlarında gezinirken yabancı müzik eleştirmenlerinin yorumlarını hatırlıyorum: “Tuşların, kükremesi gerekmeyen aslanı... Olağanüstü bir yetenek... İnanılmaz bir ustalık ve hüner... Pırlanta Virtüöz...

Adına altı eser ithaf edilmiş bir yorumcu, Devlet Sanatçısı (1987), Boğaziçi Üniversitesi Fahri Doktoru (1988), UNICEF’in İyi Niyet Elçisi (2003), Bilkent Üniversitesi konuk sanatçısı ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası solist sanatçısı Gülsin Onay... Hepsi aynı kişi.

Yola çok erken çıktınız. Böyle bir kariyer hayal etmiş miydiniz?

Ben üç-dört yaşlarındayken, babamın iş ortağının eşi Mukaddes Hanım beni kucağına alır, bir masal anlatırdı: Sen büyüyeceksin, uzun elbiseler giyeceksin, sahneye çıkıp konser vereceksin, seni alkışlayacaklar... Çok hoşuma giderdi. Bir daha anlat, bir daha anlat, diye bu masalı yirmi otuz kere anlattırırdım ve gerçek oldu.

Yeteneğiniz ilk nasıl fark edildi?

Dört-beş yaşlarımdayken, beni denemesi için İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Matmazel Teresa’ya götürmüşler. Matmazel Teresa, yanlışlıkla elini tuşlara basmış, ben çıkan bütün sesleri söylemişim. Bu çocuk müthiş, demiş; üstün bir yetenek, kulağında altın var... Çıkınca kulağımı karıştırmaya başlamışım, altın nerede, diye... 10–11 yaşıma gelince, Mithat Fenmen ve Adnan Saygun ile Ankara Devlet Konservatuvarı’nda sıkı bir eğitime başlandı. Annemle Ankara’ya taşındık, babam iki yıl boyunca İstanbul Ankara arasında gitti geldi. Sonra Ulvi Cemal Erkin, bu kızı mutlaka “harika çocuk” kapsamına alalım, demiş. O kanunun sınavlarına girdim ve kazandım. 13 yaşımdayken, ailece Paris’e taşındık.

Paris sizi nasıl etkiledi?

Fransızca’yı Türkiye’de öğrenmiştim. Fransızlar, yabancıların Fransızca’sından tatmin olmuyor, hatta rahatsızlık duyuyorlar. Bunu hissedince, hızlı bir şekilde dilimi ilerlettim. Onlardan biri gibi konuştuktan sonra rahat ettim. O dünyanın özellikleri beni çok cezbetti. Sanat dallarındaki zenginliklere doyamadım. Resimler, heykeller, şehirdeki yapı, nehir, Notre-Dame, katedraller beni çok etkiledi. Müzikteki ortam, sanatın her dalında faaliyet gösteren ileri derecede öğrenciler, beni çok kamçıladı. Ben de Madame Pux adlı amatör bir tiyatro grubuna katıldım. Akşamları altıda toplanırdık, rolümü metroda gidip gelirken ezberlerdim. Çok başarılıydım. Carlo Goldoni’nin “Les Femmes de Bonne Humeur” oyununda başrol Costanza’yı oynadım. Birçok çağdaş oyunlar da sergiledik. Çok meşhur olduk ve turne teklifleri almaya başladık. Ben ayrılıyorum deyince, bırak şu piyanoyu, dediler. Aman nasıl bırakırım, o benim esas mesleğim, deyince şaşırdılar. Hiç haberleri yoktu benim piyanomdan.

Saygun ve Fenmen’in öğrencisi olmak nasıldı? Hangisi sizi daha çok etkiledi?

Mithat Bey, babacan, yumuşak, sevgi dolu insandı. Karadeniz kıyısında bir yazlık evi vardı. Oraya gel, Steinway’imde çal, diyordu. Gittiğimizde sesi az çıkan, küçük bir duvar piyanosuyla karşılaşınca, şaka yaptığını anladım. Bana çok güzel şeyler öğretti ve çalışımı çok etkiledi. Vefat ettiği için yetişkin zamanlarımda onunla devam edemedim. Ama Adnan Beyle uzun yıllar müzik alışverişimiz beni çok zenginleştirdi. Ondan öğrendiğim çok şey var. Her konserimden sonra yaşadıklarımı onunla paylaşırdım. Ona her şeyi anlatabilir, danışabilirdim. Onu kaybettikten sonra büyük bir boşluk hissettim.

Saygun, 2. Piyano Konçertosu’nu size ithaf ettiğinde ne hissettiniz? Çağdaş besteciler tarafından size ithaf edilmiş beş eser daha var...

Adnan Bey, yorumlarımı çok beğenirdi. Bu, bana çok büyük şevk verirdi. Eserini ithafı, benim için en büyük ödül oldu. Olağanüstü bir mutluluktu. Ben de onun eserlerini sık sık çalıyorum. Bugüne kadar 9 ayrı ülkede 19 orkestra ile seslendirdim. İthafta bulunan diğer çağdaş besteciler ise Hubert Stuppner, Denis Dufour, Jean-Louis Petit ve Muhiddin Dürrüoğlu-Demiriz.

En çok hangi klasik besteciyi yorumlamaktan hoşlanıyorsunuz?

Onu ayırt etmek zor. Bazı dönemlerimde Schumann’a, bazen Chopin’e ağırlık vermek istiyorum ama o dönemlerde de Mozart çalmam gerekiyor. Hepsinin yeri ayrı aslında. Hepsinin dünyasına yolculuk yapmak, sanatçının hem görevi hem de çok güzel. Farklı dünyalardaki eserlere yer vermek, insanı zenginleştirip yorum gücünü geliştiriyor. Bir Chopin tuşesiyle bir Rahcmaninov tuşesi çok farklıdır. Bazen Ravel’in Ondine’ini (Gaspard de la Nuit) kendim için çalarım. Chopin’in bazı küçük eserleri; mazurkalar, valsler, noktürnler beni mutlu eder. Rachmaninov’un 3. Piyano Konçertosu’nu çok severim; bazen gece bile kalkar, onu çalarım.

Sahne öncesinde nasıl hissedersiniz?

Konser günü, her zaman heyecanlı ve olağandışı bir gün oluyor. Çıkmadan dua ederim ve çalacağım parçalarla ilgili olarak birkaç püf noktasını gözden geçiririm.

Alkış anında ne hissediyorsunuz?

Çocukken, sanki o güzel parçayı paylaştık, beraberce sevindik gibi geliyordu. Aslında hâlâ öyle. Alkışın anlamı, sevinç duygusu benim için. Güzel bir dünyaya birlikte yolculuk yaptık, ben o dünyadaki sesleri aktardım ve birlikte zevk aldık gibi... Aslına bakarsanız, yorumcunun görevi hem müziğe hizmet etmek, hem de müzikte kendi gördüğü renkleri, güzellikleri aktarabilmek. Gençlere hep bunu tavsiye ediyorum. “Ben” duygusundan çok, müziğe bu şekilde yaklaşsınlar istiyorum.

Türkiye’deki klasik müzik bilinci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Klasik müzik dalındaki bilinç, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada diğer dallara göre daha kısıtlıdır. Hiçbir yerde klasik müzik, insanların akın akın ilgi gösterdiği bir dal değildir. Dünyada klasik müzik dinleyicisinin yaş ortalaması yüksek. Sahneden baktığınızda, beyaz saçlı bir kitle görürsünüz. Türkiye’de ise gençler çoğunlukta. Hem yorumcu hem dinleyici olarak olağanüstü bir potansiyel, yetenekli bir genç grup var.

Konserlerinizle dünyayı dolaşıyorsunuz. Nerelerde çaldınız?

Beş kıtada, şimdilik 53 ülke dolaştım. Tüm Avrupa ülkelerinde, ABD’de, Güney Amerika, Afrika, Avustralya, Uzakdoğu ülkelerinde konserler verdim. Kasım ayında on birinci kez Japonya’ya gideceğim. Bunun dışında pek sanat merkezi gibi algılanmayan ilginç yerlere de gittim, Moğolistan, Kenya, Etyopya gibi. Oralarda da ilgi çok güzel, insanlar konsere geliyorlar. Hepsi çok değerli hatıralarla dolu. Örneğin Kuveyt’te bütün biletler satıldı, ikinci gün de konser verdik, onlar da bitti, üç güne uzattık.

Türk olduğunuz için farklı bir davranışla karşılaştınız mı?

Almanya’daki bir konserimden sonra, kentin belediye başkanı bir kokteyl vermişti. Tam arkamda duran ve beni fark etmeyen bir Alman, konsere yetişemeyen bir arkadaşına “Kaçırdın” dedi; “Türk, ama harika çalıyor.” Bir başka gün, uçakta sohbet ettiğim yaşlı bir kadın, kimliğimi öğrenince “Aaa, Türk müsünüz?” dedi. Uzun uzun düşünüp sordu: “Peki, Müslüman mısınız?” Gene düşündü, sonra dönüp “Neyse ziyan yok... Siz çok iyi bir insansınız” dedi. Herkesin şuuraltında yatan şey bu, maalesef.

Nasıl bir yaşam düzeniniz var?

Senenin yarısı seyahatlerde geçiyor. Yazın, Bodrum’daki evimizde hem dinleniyorum, hem çalıyorum, hem de çok sevdiğim bir hobi olan bahçeyle ilgileniyorum. Değişik yemekler pişirmek de sevdiğim uğraşlar arasında. Kalan zamanda eşim Tony Scholl ile Cambridge’deki evimizde yaşıyoruz.

Eşiniz müzikle ilgileniyor mu?

Tony, Cambridge Üniversitesi’nde matematik profesörü. Kendisi İngiliz. Oxford’da okumuş. Çok iyi bir müzik yönü var. Üniversite korosunda uzun süre söylemiş. Hatta Leonard Bernstein ile bir CD’leri var. Çok güzel piyano çalıyor. Bir amatör için inanılmaz eserler seslendiriyor, Beethoven’in sonatları gibi. Benimle konçertoların orkestra partilerini iki piyanoda çalabiliyor. Kontrbasçı aynı zamanda. Bütün senfonilerin kontrbas kısımlarını biliyor. Amatör orkestralarda konserler veriyor, İngiltere’de. Zaman zaman telefon edip çağırıyorlar. Bir Almanya konserim sırasında karşılaştık. 3 yıl önce evlendik ama 10 yıldır birlikteyiz.

Chopin CD’nize ilgi nasıl?

İyi gidiyor. Aldığımız raporlar olumlu. Epey CD’lerim var, ama bu son albümü Türkiye’de kaydettik. Triolila, genç bir kuruluş, çalışanları da heyecanlı ve mükemmelliyetçi. Titiz bir çalışma yaptılar. Çok memnun kaldım.

Beste çalışmalarınız var mı?

Var ama kayda değer değil. Uçakta bilmece çözer gibi uğraştığım bir hobi sadece. Besteci olmak için daha büyük yetenekler gerekiyor.

İçinizde bir “keşke” duygusu, bir özlem var mı?

Tiyatroda daha çok şeyler yapmak isterdim. Hâlâ bir sevgim var. Ama iki meslek bir arada imkânsız. İki kişi olsaydım, onu da yapardım...

Berat ALANYALI

Diğer röportajlar