www.gulsinonay.com

Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, 21 Mayıs 2007 - Gökçe Altay

GÜLSİN ONAY İLE AHMED ADNAN SAYGUN ÜZERİNE

Gülsin Hanım siz Saygun’un öğrencisi oldunuz, onunla uzun bir dönem çalışma olanağınız oldu. Kendisi sizin için neyi ifade ediyor? Onu hem karakteri, hem sanatçı kişiliği hem de eğitimci kimliğiyle nasıl tanımlarsınız?

Kişilik olarak bakıldığında Saygun gerçekten bitmez tükenmez bir hazine. O kadar derinliği ve her konuda o kadar engin bir bilgisi vardı ki, hiç bir zaman sadece yüzeysel bilgi edinmekle yetinmediğini görürdünüz. Öyle ki bir konuyu yüzde yüz bilmeden “ben bunu biliyorum” demezdi. Örneğin bir kitabı, ancak o kitabın yazarı kadar tanıyorsa bildiklerini söyleyen bir insandı. Kendisi, bir yazarın eserleri hakkında “maalesef ben onu pek bilemiyorum” dediğinde, belki de o yazara ait okumadığı yalnızca iki, üç kitap kalmış olurdu. Bunu ben inanılmaz bir özellik olarak görüyorum. Saygun bilgiyi, karşısındakini devamlı mahcup ede ede aşılardı herkese. Yani onunla tanışan insanlar kendi bilgisizliklerinden her zaman için utanırlardı. Bu her konu için geçerliydi aslında. Örneğin kendisini çok iyi çalıyor, çok iyi beste yapıyor, çok iyi yönetiyor diye niteleyen bir insan, Saygun’la tanıştığında, kendisini çok mahcup hissederdi ve bu istisnasız bir durumdu.

Fakat onun bu hususta başka bir yönü daha vardı. Mesela, ona “kusura bakmayın ben bu konuyu pek bilmiyorum” şeklinde yaklaştığınızda durum değişirdi. Saygun, onun o engin hazinesinden yararlanmak ve bunu samimiyetle yapmak isteyen, yetenekli bir insan gördüğünde, saatlerce, çekinmez sakınmaz, onunla uğraşır ve ona bütün bilgilerini aktarmak için adeta can atardı. Bunun için günlerini dahi verirdi. Ben de hakikaten, o tevazudan dolayı dersimi aldım ve o atmosferi pek çok defa yaşadım. Zira Paris’e gittiğimde ve bana “bu çocuğa daha ne öğreteceğiz” denildiğinde, daha öğrenmem gereken pek çok şey olduğunu düşünüyordum. Bizim Saygun ile yaptığımız çalışmalar zaten çok ileri düzeydeydi. O bizlere çok farklı şeyler kattı. Çalışma disiplini ise onun için en önemli meselelerden biriydi.

Özetle diyebilirim ki Saygun’un iki ayrı yüzü vardı. Biri, son derece sevecen, aktarmak ve yetiştirmek isteyen, canla başla çalışan yüzü, bir diğeri ise, eğer haddinizi bilmiyorsanız, bunu son derece açık bir şekilde belirten yüzü. Bu sebepten dolayı, Saygun’u soğuk ve mesafeli şeklinde tanıyanlar da çoktur.

Benim için Saygun’u yitirmek çok büyük bir kayıp oldu. Ancak eserleriyle bu güzel ilişkiyi sürdürüyorum ve inşallah onun ruhunu şad ediyorum.

Sizce yaşadıklarının, tüm o olumsuz koşulların müziğine yansıması ne derecede oldu?

Herhalde o, bunu müziğinden ayrı tuttu diye düşünüyorum. Tabi tüm bunların bazı yansımaları olmuştur. Ancak Saygun’un müziği kendi başına bir dünyadır. O herhalde her ne şekilde olursa olsun, bu dünyaya yaratmak için gelmişti zaten. Çok çok olağanüstü bir besteci gerçekten. Onun müziğinde her elemanın mevcut olduğunu, ancak buna karşın, daha ilk iki notada tanınacak özelliğe sahip ve başka hiç bir kimsede olmayan elemanlar görüyoruz. Çeşitli dönemlerinde elbette çok farklı eserler yaratmış. Bazıları daha içe dönük, daha ağıtsal, bazıları ise dışa dönük ve son derece coşkuludur.

Yani dolu dolu bir yaşamın akisleri…

Evet, bu çok doğru. Şu da göz önünde bulundurulmalıdır ki, onun her yarattığı eserden sonra yeni bir güç ve cesaretle insanlığa armağan ettikleri başka bir eserde başlar. Burada o inanılmaz gayreti kendi başarısı için değil, paylaştığı insanlık hizmeti içindir.

Saygun’la eserleri üzerinde çalışmalarınız oldu mu? Size herhangi bir tavsiyede bulundu mu, ya da bir isteğini belirtti mi?

Genel olarak hayır ama şunu da belirtmeliyim ki, Saygun eserlerini çok iyi tanırdı. Her besteci böyle değildir biliyorsunuz. Kendi eserini o kadar iyi hatırlayan bir başka besteci daha görmedim açıkçası. Bu da çok nadir bulunan bir özellik. Saygun, icra aşamasında yaptığım değişiklikleri hemen fark ederdi. Ama bazen de yakıştırır hatta “bu artık benden ziyade senin eserin olmuş” derdi. Ancak tarzımı çok onaylardı. Bunun yanı sıra bir kaç eserinde, mesela Etüdler’inde, çok güzel önerileri oldu. Örneğin pedal kullanımı ve yarattığı renkler konusunda çok güzel şeyler öğrendim kendisinden. Müzikal sonuca varmak aşamasında enstrümanı bile halledebiliyorsunuz Saygun’la, işte böylesine bir dehaydı kendisi…

1. Piyano Konçertosu hakkında “enerjisi ve karakteri bakımından sürükleyici olmakla birlikte, orkestrasyonunun yoğun olması sebebiyle, piyanoyu bastırdığı” şeklinde yorumlar bulunmakta. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir?

Muhakkak çok yoğun bir orkestra yazısı var. Ancak burada şef ve solistin dengeyi oluşturması ve böylelikle eserde belirtilen tekniğin ortaya çıkması lazım. Gürer Beyle 2. Piyano Konçertosu hakkında görüştük. Dengeyi kurmak için ciddi bir çalışma yapmak gerekiyor. Bu anlamda icrası oldukça zor.

Saygun’un bazı piyano eserleri için, özellikle de konçertoları söz konusu olduğunda, bir Bartók kıyaslaması yapılır. Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Onu Saygun’un kendisi şöyle izah ederdi: Belli yörelerde belli müzik araştırmaları yapıldığında bakıyorsunuz ki farklı medeniyetler aynı yerlerde oldukları sürece, bir halk ezgisinden ortaklaşa yararlanmışlar ve ondan bir şeyler almışlar. Buna bağlı olarak, böyle bir ezgi hem Türklerin, hem Finlerin, hem Macarların ve daha pek çok kültürün ortak vasıtası oluyor. Dolayısıyla kaynak aynı olunca, bu benzerlik de doğasından, özünden geliyor. Ancak bestecinin onu işleyişi, elbette çok farklı.

Saygun 2. Piyano Konçertosunu size ithaf etti ve eserin ilk seslendirilişi yine sizin tarafınızdan gerçekleştirildi. Eserin yazılış aşamasından, bu ilk icra aşamasına değin oluşan gelişmelerden söz edebilir miydiniz?

Tabi öncellikle benim için çok heyecan verici bir olaydı. Bu konçertoyu benim için yazması, bana çok özel duyguları yaşattı. O kadar mutlu oldum, gurur duydum ve şeref duydum ki, bunu kelimelerle ifade etmek çok zor. Böylesine önemli bir çalışmaya birlikte katılmış olmak, benim meslek hayatımda çok özel bir durumdur. Bunun yanı sıra, o konçertoda çok daha büyük bir yoğunluk olduğunu gözlemliyoruz. Saygun’un çok ileri yaşlarında yazdığı Orkestra için Varyasyonlar’ına baktığınızda yine o dönemin rengini alırsınız. 2. Konçerto’nun orkestrasyonu, 1. Konçerto’ya nazaran çok daha sofistikedir. Müthiş derinliği olan bir eser. Çok içe dönük, çok etkileyici. Bence orada ölüme yakın bir hüzün var, hem de ulvî bir deyiş… Orada bunu hissedebiliyoruz.

Belki de kendisi bir bakıma, “Yunus Emre”nin çizgisini de devam ettiriyordu…

Evet aynı görüşteyim. Fakat Konçerto için daha çok, bir “kapanış” evresi diyebiliriz.

Biraz da bizlere şu dönem itibariyle, Saygun’un eserlerinin seslendirilmesiyle ilgili olarak yaptığınız çalışmalar hakkında bilgi verir miydiniz?

Bu sene programda gerçekten önemli çalışmalar var. Mayıs ayı içerisinde, Rengim Gökmen şefliğindeki Makendonya Senfoni Orkestrası ile Saygun’un 1. Piyano Konçertosu’nu, Üsküp’te seslendirdik. 6 Haziran’da, Rengim Gökmen’in yönetiminde, Viyana Senfoni Orkestrası ile Konzerthause’de, yine 1. Piyano Konçertosu’nu seslendireceğiz. Amerika’da ise hem Gina Bachauer Festivali’nde, hem Chicago Cultural Centre’da (Şikago Kültürel Merkezi), hem de Princeton’daki Golandsky Institute International Piano Festival’inde (Golandsky Enstitüsü Uluslararası Piyano Festivali), Saygun’un 12 Prelüd’ünü, Sonatin’ini ve Etüdler’ini seslendireceğim. Daha sonra ise Kraliyet Filarmoni Orkestrası ile yine 1. Piyano Konçertosu’nu çalacağız. Eseri Gürer Aykal yönetecek. Ve tabi yurt içi programımda da sürekli Saygun bulunuyor. Aslında yalnızca Saygun yılı itibariyle değil, bugüne kadar 21 farklı ülkede çaldım Saygun’un konçertolarını. Bugüne kadar 56 ülkede konser verdim ve konserlerimin hepsinde mutlaka Saygun’un eselerine de yer verdim.

Peki, bu konserlere olan tepkilerden söz edersek,

Saygun Üsküp’te olağanüstü beğenildi. Hem orkestra sanatçıları, hem müzisyenler, hem de dinleyiciler keşfetmekten büyük zevk alıyorlar Saygun’u. Çok ilginçtir ki, Saygun’un eserlerini hangi orkestrayla çalsam, Japonya’dan Amerika’ya kadar her müzisyen aynı tepkiyi veriyor “biz bunu daha önce niye bilmiyorduk” diyorlar ve bu müzik onlara çok tanıdık geliyor. Örneğin ‘aksak ritimleri’ o kadar doğal algılıyorlar ve o kadar iyi çalıyorlar ki, gerçekten çok ilginç.

Kendilerinden bir şeyler buluyorlar belki de…

Evet. Esasen müziğin kalitesi ve değeri evrensel olduğu zaman geçerli. Yani herhangi bir dilde konuşan, herhangi bir medeniyetin temsilcisi, bu müziği aynı duyguyla, aynı heyecanla ve aslında, o müziğin varlığının gerekliliğine de bir şekilde inanarak dinliyor.

Aslında bu müzik bir şekilde birilerine ulaşıyor öyle değil mi?

Mutlaka. Burada bu müziğin var olmasının gerekliliği de böyle ortaya çıkıyor. Hem çalanlar, hem de dinleyenler, bu müziğin repertuarda yerinin çoktan beridir var olduğunu, fakat onu yeni keşfettiklerini anlamış oluyorlar.